About MyMother

KADIN, ANNE, BABA, SANAT VE ÇIKIŞ YOLLARI ÜZERİNE

Babam ilk, orta ve lise eğitimlerimde, yaratıcılık isteyen; resim, sanat tarihi gibi derslerime çok yardımcı olurdu. Sayesinde hep iyi notlar aldım. O dönemdeki yardımlarından dolayı, çok sevdiğim babamı daha çok severdim. Hala da severim ya! Ama sadece babam olduğu için. Onu harika bir sanatçı, yaratıcı bir baba olarak görürdüm. Annem ise; elişi ve yemek pişirme derslerime yardımcı olurdu. Eşsiz masalları, neşeli türküleriyle vardı. Annemi sanatçıdan saymaz, yaratıcı hiç bulmazdım. Ne vardı ki yemek pişirmekte, elbiselerimizi dikmekte! Doğal becerilerdi onlar… Ve üstelik tüm komşu kadınların da becerdikleri şeylerdi. Tüm kadınlar da yaratıcı olamazlar ya!
Babam çocukluğunda yaşamına işleyemediği sanatsal yanını bastırmış, özgürlük alanını daraltmıştı. Bana coşkuyla yardımcı olmasının asıl nedeni, bastırdığı duyguların uzantısı olarak düşündüğü “ben”de yani kızında bir çıkış noktası bulmasıydı. Benimle beraber kendini yaşıyordu. Ve kendini yaşadıkça da öteki, yani ben, tarafından çok seviliyor, idealleştiriliyordu.
Babamın yüreğinde kaldı çok okumak, sağlıklı yaşamak ama özgür sanatçı olmamak! Olamamak… İlginçtir kendisi için dilediği, bastırmak zorunda kaldığı tüm arzuları, çocuklarında çıktı. Örneğin Sinan abim, çok genç yaşta başarılı bir sanatçı oldu. Bana gelince; okurum, resim yaparım, yazarım, çalışırım, güzel yemekler yaparım, sanata saygı duyarım. Yaşarım dolu dolu. Ama BEN’i bir sanatçı anlamında değerlendirmedim hiç! Abim gibi sanatımla da geçinmedim! Ama baktım ki, aslında bir sanatçıyım. Yaşantımla, var oluşumla… Yaşamda bir ÇIKIŞ YOLU buldum çünkü! Ve çıkış yolları arayanları hep destekledim. Sanki sihirli bir enerjim vardı, koruyan. Bu enerji ancak bir sanatçıya ait olabilir. ÇIKIŞ YOLLARINI ancak bir sanatçı ruh keşfeder!
Sağlıklı çıkış yollarını doğallıkla annemden öğrendim. Bu gerçeği keşfetmek, anneme benzer ya da ondan çok farklı yanlarımla mutlu olmak kolay olmadı. Bu anlayışı, ve bu mutluluk için başka bir yolculuk sürecini sancılı yaşamak, başkalarının acılarına tanık olmak, hatta kendimi unutmak, onların çıkış yolları bulmaları için duygular-deneyimler ve teoriler üzerinde uğraşmak, sonunda sağlıklı içsel kaynaklar üreterek, acılardan sağlıklı uzaklaşmak gerekiyordu! Ve acılarımı arzularımı, tercihlerimi başkalarına dayatmayan bir süreç yaşamam gerekiyordu.
Abimin çocukluğunda benim ancak yetişkinliğimde… Hem de yarım asırda, ‘sanatçı kişiliğine’ulaşmam bir raslantı mıydı? Hayır. Çünkü EKSİK ETEKLİKLE (!) dolaşmayı ve “ELALEM NE DER?” kavramını yudumlamıştım. Uzun bir süre babamın, annemin, komşuların ve toplumun arzuları doğrultusunda bir kız çocuğu, bilmem kim ZADELERİN torunu olarak, zorla ya da ikna yoluyla dayatılan bir dünyada yaşadım. Sandım ki oydu istediğim. Yanılgımın farkına varınca şok oldum! Ve kendimle uğraştım. Bazen farkında olmadan ÇIKIŞ YOLLARIMI tıkadım. Ve yollarımı tıkayanlara da engel olamadım. Neden? Belli ki korku sarmıştı yüreğimi. Ama gün geldi; bana dayatılan, alışılmış dünyada yaşamak zorunda olmadığımı, ama kökümü, geldiğim yeri de yadsımadan; annemden, babamdan, çevremdekilerden, sevdiklerimden özgür ama farkımın farkında olarak, farklı-yeni bir yaşam kurabileceğimi anladım. Onları yadsımadan, ve onlara rağmen! Hatta zaman zaman birlikte olarak! ELALEME RAĞMEN.
Sanırım sanatı ve sanatçıyı; yani edebiyatı, sağlıklı ve samimi politikayı, müziği ve tadıyla damaklarda iz bırakan kırmızı şarapları, yemekleri, pasta, börek ve çörekleri; yetkin ve yetişkin insanları oluşturan, bu ÇIKIŞ YOLLARINI arama süreçleridir. Sancılı ama arzu-heyecan dolu süreçler…
Bir zamanlar yazmaktan söz ettiğimde, bir KADIN şöyle demişti:
-Amaaan sende… Her şey yazılmış, çizilmiş. İşin mi yok Allah Aşkına?
-Bu fırçalara, boyalara verdiğin paralara acımıyor musun? Bunlarla para mı kazanaksın? Demişti.
Oysa, yazmak ille de bilinmeyeni mi yazmak? Çizilmeyeni mi çizmek? Farklı renkler mi keşfetmek, ya da, satmak ve para kazanmak mıdır sanatçı olmak?
Hayır sevgili kadın, hayır. Bilineni, yazılanı yenilemek, yenibaştan yorumlamak! Sıradanı… Ve sıradanlığın sıradışılığını keşfedebilmek! Dayatılan tüm değerleri sorgulamak. Ve özgür bir anlayışla, yaşamda çıkış yolu olan, ulaşılmaz uzaklıktaki-gökyüzünde gibi gösterilen sanatı, cesaretle toplumsallaştırarak, yeryüzüne indirebilmek!
Sanatçı yanımızı her an üretmek arzusu var ya! İşte bizi biz yapan o arzular aslında. Bu sanatçı-arzulu-tutkulu-ihtiraslı yanlar; kiminde yazarak, resim yaparak, kiminde tiyatroyla, kiminde ise çorap örerek, lezzetli ve harika ıspanaklı börekler pişirerek kendisini üretir. Üretilenleri korumak, izlemek, saygı duymak da sanatçı olabilmenin başka bir boyutudur.
Eğer sanatçı olmaktan –ki her insanda/ özellikle her KADINDA vardır-korkarsak nasıl yaşarız? Ve eğer sanatçı olanları yadırgarsak nasıl ifade buluruz, kadın olarak?
Hayata bizi bağlayan şeyler duygularımız değil midir? Arzularımız ya da öfkelerimiz değil midir? Duygularımızın farkına ulaşarak, sağlıklı enerjimizi ve sanatsal yanımızı sahiplenmek değil midir? Duygularımızı nasıl yadsır ve nasıl kaçarız özgürlükten?
Rahmetli annemin kabul günlerini anımsarım. Nasıl da harika aşureler, cevizli kekler, içli köfteler, ıspanaklı-patatesli börekler sunardı konuklarına. Ya o beyaz-un kurabiyesi? Aman Allah… Kime verdiyse tarifini, beceremedi aynısını! Çünkü tutkular, arzular, çabalar, politikalar, coşkular, kahkahalar, türküler ve şarkılar eksikti onlarınkinde. Ve annemin un kurabiyelerine kattığı en önemli malzemelerdi onlar! Ve ürkmeden gururlanırdı ürettiği tadlardan… Bir sanatçı ve gerçek politikacı olduğunu bilirdi. Bense; o çocuk, saf aklımla, toplumsal olarak yudumlatılan, EKSİK ETEKliğimle (!) küçümserdim annemi.
-Amaaan anne… Sen de… Bu da iş mi, derdim. Ama babam, bir kap salata yaptığında da; ‘babacığım sen bir harikasın’ diye onu överdim. İşte ERKEK ve KADIN arasında böyle bir farkla büyüdüm ben. Rahmetli annem hayıflanırdı:
-Ben hergün harikalar yaratıyorum, ama göze görünmüyor, diye.
Keşke biraz daha söylenseymiş anacığım. Meğer ne işlermiş anamın yani bir KADIN’ın yaptıkları. Çünkü kaçmadığı duyguları, dostlukları, politikası, cömertliği, sevgisi, doğal özverisi vardı. Kısacası hayat vardı. Hem de hepimizin hayatı. Meğer bunları tümüyle kavramak için biraz daha yaşamam ve yaşlanmam gerekiyormuş.
Bazen , kadınlar olarak, sanatçı olmaktansa sanatçı eşi olmayı seçeriz. Bizden daha akıllı-zeki, daha eğitimli-kültürlü-başarılı-zengin ve yaratıcı birini ararız! Teoride FEMİNİST, ama ‘maçoluğun egemen’ olduğu henüz ayrılamamış bir kadına, bir başka kadının adını sorduğumuzda aldığımız yanıt:
-O bilmem kimin-hani şu çok önemli (!) politik adamın karısı!!!, olursa ne demeli bu işe?
Gel de Duygu Asena’ya hak verme! Hani demiş ya kadının adı yok… Var dostum var. Ben, her kadının adı var diyorum. Ne gerek maço otoritelere… Yaşamın en güzel, zengin ve doyurucu yanı kadınca ve duygularımızı yadsımadan yaşamak değil mi?
Bilmem kimin eşi olarak övünmekteyiz. Oysa aradıklarımızın hepsi kendi içimizde. Onları uyandırmak dururken, boşa kürek sallamak niye?
İşte belki yeni HAYATLAR, yeni KADINLAR, farklılıklarıyla, kadınca maçoluktan uzak var olmayı, öncelikle kendileri sorumluluk alarak kabul edecekler. Ve sağlıklı, aşk dolu-SIRADAN ama GERÇEK beraberlikler ve dostluklar oluşturmanın, bir sanat olduğunu kabul ederek, yaşamdam keyif almayı sürdürecekler. Sanatçı kimlikleriyle hem bireyselleşecekler hem de toplumsallaşacaklardır. Çünkü tutkularına sahip çıkacaklardır. Plastik gülümsemelere gerek duymayacaklar, dinamik duygularını, üretken sanata dönüştüreceklerdir.
Ya, peki leziz şarap tadıyla eskiyen o kadınlar…
Yani SEN, BEN, O, ÖTEKİ? Onlar da bu yeni kadınlara sevgiyle, hayranlıkla, bazen de bilgelikle karışık kıskançlık duygularının farkına vararak gülümseyeceklerdir. Birgün onların da eskiyeceklerinin –yepyeni ve farklı hayatların öne geçeceğinin, doğal kaçınılmazlığını bilerek!
Sevgili babam iyi bir baba, anneme iyi bir arkadaş, yoldaş, eş oldu. Oysa ben, annemin; iyi bir anne ve babama iyi bir eş , arkadaş olduğunu düşünmüştüm. Oysa eksik kalan bir şey vardı düşüncemde: Annem iyi anneliğinin yanı sıra iyi bir SANATÇIYDI! Hem de teorik palavralardan uzak… Ama ayakları hayata/toprağa basan, bir o kadar da romantik, politik ve seksi bir KADIN. Bilmem sizin anneniz ansızın öldü mü? BENİM ANNEM ÖLDÜ! 17 Martta hem de, bugün… Azrail bile ağladı annemin ansızın ölümüne! O doğallığı ile, kadınca yaşayan, mutlu, sanat ve politika dolu, sıradan kadının ölümüne ağladı Azrail.
Yastayım bugün.
Gülümseyerek; annemin çok sevdiği ‘Nihansın dideden ey mestınazım’, ‘kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına’ ve ‘enginde yavaş yavaş’ şarkılarıyla, Mevlana anlayışıyla, hüzünlü gülümseyişlerimle anıyorum annemi.
Ve ne mutlu bana ki, annemi seviyorum. Hem de tüm yönleriyle. Ve dünden çok, yarından az… Bugün hala özlüyorum onu. Çünkü ben kadını, kadınca yaşamayı seviyorum. Tüm zorluklara rağmen.
Peki ya sen?
Seviyor musun kadınca var olmayı? Ve anneni? Seviyorsan eğer duyur ona. Eğer sevdiğin bir annen yoksa … Türkülerle, şarkılarla ya da mevlütler ve helva günleriyle kurtul sevgisizlikten! Ve mutlaka yüreğinde ulaşmak istediğin ‘sembolik sevgili anneye’ ulaş. Kurtul karamsarlığın ve sevgisizliğin tutsaklığından. Bağışla onu. Yoksa kangren olmuş bir yaradan farkın ne?
Bedeniniz ve ruhunuz sağlıklı, dostlarınız bol olsun. Sevgiyle ve dostlukla, hoşçakalın.
17 Mart 2006
Nisan 2006-Londra

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: